Sessizlik: Duyulma İhtiyacının Ardındaki Yalnızlık
Öncelikle, hepinize merhaba sevgili okurlarım.
Hayata seslenmek için geliriz. Yaşam boyunca daha fazla duyulmak isteriz. Yaşamanın belirtisi bu değil midir; duyurmak, fark edilmek?
Yakına ya da uzağa… Hayatı bu yüzden sesli yaşarız. Ama yaşam böyle akarken içerisi sessizleşir. Bütün gürültümüz dışarıdadır artık; içimiz ise derin bir sessizliğe dönüşür. Bu sessizlik yalnızlığa, yalnızlık da bir iç yankıya evrilir.
İnsan en çok da burada yorulur. Çünkü artık sesini duyuracak bir kalabalığı değil, susturacak bir iç sesi vardır. Dışarıda ne kadar konuşursak, içeride o kadar az dinler oluruz kendimizi.
Kendi iç sesimizi dinlemeye vakit ayırıyor muyuz?
Bir noktadan sonra ses çıkarmak yaşadığımızı kanıtlamaz. Çünkü yaşam yalnızca duyulmak değil, duyabilmektir de. Kendi içimize kulak vermediğimiz sürece, dünyaya attığımız her ses bir yankıdan ibaret kalır.
Sessiz yaşamaktı belki de hayat, sessizlik ile var oluyordu yaşam.
Belki de hayatın tüm şifresi tam olarak buradaydı. Gürültüyle var olmaya çalıştıkça, içimizden uzaklaştık. Gerçek yaşam ise sesimizi duyurmaya çalıştığımız yerlerde değil; içimizdeydi.
Sessizlikten korkuyoruz, değil mi?
Korktuğumuz şey sessizlik mi, yoksa sessizlikte duyduğumuz kendimiz mi?
Biz aslında dışarıda duyulmak istemiyorduk. Yaşamanın öyle olduğunu sanıyorduk. İçimizde yankı duymaktan korkuyorduk; çünkü yargılanmak istemiyorduk.
Aslında biz sadece sessizlik istiyorduk.


Harika bir yazı
YanıtlaSil👏
YanıtlaSil